Yarı Sömürge
Avrupa Sömürgeciliği geleneğinin, kısmen 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren başlayan ve büyük ölçüde 2. Dünya Savaşı sonrasında son şeklini alan, biraz daha örtülü, yumuşatılmış ve modernize edilmiş bir modelidir.
İsim
Yarı-Sömürge" kavramını ilk kez 1916 yılında Lenin kullanmıştır. Emperyalizmin farklı aşamalarını açıkladığı ve 1. Dünya savaşının arka planını global kapitalizm ekseninde tahlil ettiği bir çalışmasında bu kavramı şu şekilde tanımlamıştır:
"...Yarı-Sömürge ülkelere gelince, bunlar doğal veya toplumsal tüm evrim süreçlerinde görülebilen ara form örneklerinden biridir. Global sermaye, tüm ekonomik ve uluslararası ilişkilerde öylesine büyük ve belirleyici bir güçtür ki çok derin bir siyasi bağımsızlığa sahipmiş gibi görünen devletleri bile kendisine bağımlı kılabilir. Bunun örneklerini yakında görececeğiz. Elbette ki global sermaye kendine bağımlı kıldığı ülkelerin ve halkların -sözde dahi olsa- siyasi hiçbir bağımsızlıkları olmamasını tercih eder, çünkü en büyük kazanç bu şekilde gerçekleşir. Ancak bu tipteki sömürge ülkeler (günümüzde) zaten paylaşılmış durumda olduğu için, geriye kalan ara form niteliğindeki yarı-sömürge ülkelerin paylaşılması için verilecek mücadele doğal olarak çok daha zorlu olacaktır..." [1]
Özellikle yetmişli yıllardan sonra, yarı sömürge toplumlarının içinde bulundukları gerçekle yüzleşerek daha fazla rencide olmamaları için, "Gelişmekte Olan Ülke" veya "Orta Gelir Tuzağına Düşmüş Ülke" gibi kulağa biraz daha hoş gelen farklı alternatif terimler de üretilmiştir.
İşleyiş
Herhangi bir bağımsız ülkenin Yarı Sömürge konumuna düşmesi, iç ve dış siyasetinde bağımsızlık inisiyatifini herhangi bir vesileyle geri dönüşü olmayacak şekilde yitirmesi ile başlar. Bu vesile, bazen bir iç savaş veya fiili darbe, bazen de bir ekonomik buhran veya bir işgal tehditi olabilir. Bu tür süreçlerde ülkenin başında olan yöneticiler, genellikle makamlarını ve şahsi kudretlerini koruma refleksiyle bir sömürgeci ülkenin veya ittifakın himayesi altına girmeye razı olurlar. Bu tür süreçlerde içerideki sömürgeci işbirlikçisi zümrelerin baskısı ve yönlendirmesi de rol oynar. Bu zümreler daha çok ordu, sermaye ve akademi çevrelerinde öbeklenmiş olurlar. Sermaye çevresinde özellikle büyük distribütörlerden oluşan bu işbirlikçiler, Marksist literatürde "komprador" veya "komprador burjuvazi" olarak adlandırılır.
Yarı sömürgeleşme sürecine girmiş bir ülkede her şey bu sürecin önünü açacak, onu kalıcılaştıracak şekilde dizayn edilir. Bu dizayn eğitim sisteminden gümrük yönetmeliklerine, sağlık sisteminden tarım politikalarına kadar hayatın her alanını kapsayacak kadar detaylıdır. Medya ve aynı amaçla dizayn edilmiş sosyal bilim dalları da aynı paralelde sömürge ahalisini kontrol altında tutmaya odaklanmış bir sosyal mühendisliğin aparatları olarak kullanılırlar.
Bir ülkenin yarı sömürge niteliğini ayırt edebilmeyi kolaylaştıran, genel kabul görmüş belli başlı kriterler mevcuttur:
- Yarı sömürge ülkelerin topraklarında tabi olunan sömürgeci devletlerin askeri üsleri bulunur. Yerel ahaliye, "dışa tehditlere yönelik savunma işbirliği" faaaliyeti olarak açıklanan bu üslerin asli fonksiyonları muhtemel bir iç isyanda yarı-sömürge yönetimi rejiminin korunmasıdır.
- Yarı Sömürge yöneticilerinin çocukları, tabi oldukları sömürgeci devletlerde eğitim görür. Bu tabiyetin devamlılığı için esas kabul edilir. Kadim bir vassallık teamülüdür ve ebedi sadakati simgeler.
- Yarı sömürge toprakları, sömürgeci devletlerin ve onların bağlaşıklarının hurda, çöp ve diğer tüm atıklarını kendi ülkelerinden uzaklaştırmak için kullandıkları alanlardır. Bu genellikle, yeniden değerlendirme, geri dönüşüm, bertaraf vb. iktisadi bir faaliyet kılıfı ile ve yerli işbirlikçiler aracılığı ile gerçekleşir.
Kaynakça
- ↑ Vladimir Lenin (1916) "Imperialism, the Highest Stage of Capitalism: A Popular Outline" b.IV